Üstad’ın Büyük Doğu Dergileri Tekrar Yayınlanıyor.

Türkiye’ye damgasını vuran Üstad Necip Fazıl’ın çıkardığı Büyük Doğu Dergisi tekrar gün yüzüne çıkıyor. Tıpkı-basımlarını yayınlayacak olan dergiyi Star Gazetesi her cumartesi ücretsiz olarak dağıtacak.

BÜYÜK DOĞU, ÜSTAD’IN ÖRGÜLEŞTİRDİĞİ İDEALİN ADIYDI

Malum devrimlerin Türk ruhunu aç ve susuz bırakan halin dâvacısı olarak ortaya atılan Büyük Doğu, Türk’ün ruh köküne bağlı ve tüm insanoğlunu kuşatıcı ideal bayrağını 1943 ‘te açmıştı.

16 devre çıkan dergi dönemin iktidarları tarafından defalarca kapatılmış, Üstad hakkında soruşturmalar açılmış, hakkında yüzlerce sene hapis cezası istenmiş ve mahkumiyetleride olmuştu.

Günlük, haftalık ve aylık olarak yayın yapan Büyük Doğu toplamda 558 sayı olarak çıkmıştı.
Son sayısı 5 Haziran 1978’de çıkan dergi Necip Fazıl tarafından devam ettirilmeyerek yerine 13 kitaba ulaşan Raporlar yayınlanmıştı.

DERGİ DEFALARCA TOPLATILMIŞTI

Üstad Necip Fazıl 1954 yılında çıkardığı 2 Temmuz tarihli Büyük Doğu Dergisi’nin 9. sayısının kapağında, Osmanlı arması işlemeli sanat eseri bir kumaş resmini yayınlayınca, “padişahlık propagandası yapmak ” gerekçesiyle derginin o sayısı toplatılıyor ve kendisi de suçlanarak mahkemeye sevkediliyor.

Necip Fazıl mahkemede kendisini suçlayan savcıya gayet ibretli bir şekilde şu cevabı veriyor:

“İçinde adalet işlerine bakılan bu binanın tepesinde aynı Osmanlı arması var siz de mi padişahlık propagandası yapıyorsunuz?”

BÜYÜK DOĞU NEDEN SUSMUŞTU?

Üstad Rapor 1’de bu durumu şöyle izah etmişti;

“Büyük Doğu çıkamaz!

Memleket ve meydan, Büyük Doğu gibi, 30 küsur yaşımda ele alıp 60 küsur yaşıma kadar sürdürdüğüm mekteplik çapta ve tarihî değerde bir (organ) a lâyıkşartların topuna birden veda etmiş bulunuyor. Bundan böyle sadece kitap yayınlarına devam etmek, iç ve dış halimizin korkunç bir (Kakofoni) ve (anarşi) belirtici, düşük altı düşük seviyesinden korunmuş ve arınmış kalmak, başlıca şart… Büyük Doğu’nun şânı böyle gerektirmekte…

İslâmî Altun Ordu nizamının büyük kurmayı Büyük Doğu, günümüzün, silâh, teknik, (strateji) , ilim ve fikir yoksunu çapulcular furyası içinde boy gösteremez! Ortalık duruluncaya, selim akıl vahitleri, bir parçacık olsun, yerli yerine oturuncaya, içtimaî bünye cerrahî müdahele ve meydan dayağına tahammül kazanıncaya kadar Büyük Doğu susmalıdır!

Bugünkü vasat, mücadelenin değil, kıvranma ve can çekişmenin zeminidir; ve bu ana-baba günü zemininde Büyük Doğu, görünmeye tenezzül edemez.”

 




Ayın Kitabı: Temmuz 2012 – Batı Tefekkürü Ve İslam Tasavvufu

Daha önce Ayın Kitabı Aktivitesi Hakkında başlığında belirttiğimiz gibi bu aydan itibaren Ayın Kitabı değerlendirmelerimize başlıyoruz.

Aktivitemize katılacak olan arkadaşlardan, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu adlı eseri Temmuz ayı içerisinde okumalarını ve bu başlık altında kitap hakkında söylemeye değer bulduklarını paylaşmalarını bekliyoruz. Eserle ilgili fikir ve sorularınızı bu başlığa yazabilir, 1 sayfayı geçmemek kaydıyla ilginizi çeken alıntılar yaparak bunları değerlendirebilir, kitaptaki bölümlerin size hatırlattıklarından bahsedebilir, önemli gördüğünüz kısımları özetleyebilirsiniz. Hedefimiz kitabı daha iyi anlamak olduğu için bu gayeye hizmet edecek her türlü paylaşımı bu başlık altında gerçekleştirebilirsiniz.

Başlığı yönetim olarak yakından inceleyerek tartışma akışının sorunsuz bir şekilde sağlanabilmesi için müdahalelerde bulunacağımızı vurgulamak istiyorum.

Ay sonunda bu başlık kapatılacak ve eserle ilgili tartışmalar Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu başlığında devam edecektir.

İnşallah bu başlık uzun sürecek bir çalışmanın bereketli bir başlangıç adımı olur.

Temmuz 2012 – Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu [Forum Konusu]

 




Ayın Kitabı Aktivitesi

Değerli takipçilerimiz; 7 yıldır yayın hayatını sürdüren sitemizin, pek çok yerde de belirttiğimiz gibi, kuruluş amacı Üstad’ın kendi eserleriyle ve gerçek kimliğiyle tanınmasına yardımcı olmaktır. Bugüne dek düzenlenen yarışmalar, tertip edilen programlar, hazırlanan sınıf çalışmaları ve forum içinde/dışında sarf ettiğimiz tüm gayret de bu hedefimize ulaşmak gayesiyle başvurduğumuz birer yöntemdi.

Üstad’ın kitaplarını daha yakından tanıyabilmek amacıyla, 2012 temmuzundan itibaren yeni bir aktivite başlatmaya karar verdik. Bu tarihten itibaren her ay Üstad’a ait bir kitabı belirleyecek, okuyacak ve hep beraber tartışacağız.

Forumumuzda Üstad’a ait hemen her eserle alakalı geniş bilgi bulunsa da, Ayın Kitabı aktivitesi sayesinde kitapları okumuş olanların tekrar okumasını sağlamak, okumayanları sözkonusu eserlerle tanıştırmak, ilk bakışta gözden kaçan hususların altını çizmek, kitaplarda anlatılanlar hakkında aklımıza takılan soruları cevaplamak gibi faydalar elde edeceğimizi düşünüyoruz. Birlikte hareket etme yeteneğimizi geliştireceğini umduğumuz bu adım sayesinde, ümit ediyoruz ki hepimiz için Üstad’ı daha farklı bakış açılarıyla, daha iyi şekilde anlamak mümkün olacaktır.

“Proje nasıl işleyecek?” sorusunu şu şekilde cevaplamaya çalışalım: Evvela her ayın başında Üstad’a ait bir eser yönetimimiz tarafından belirlenecek ve bu kitap bir başlıkta ilan edilecek. Sözkonusu başlık, Kitaplar Etrafında bölümünde iğnelenecek ve o ay içerisinde iğneli kalacak. Başlığın linki ana sayfamızda, Twitter ve Facebook hesaplarımızda ve alakalı olabilecek her yerde duyurulacak. Aktiviteye dahil olmak isteyen arkadaşlarımızın ayın eserini okuyarak üzerinde fikir ve bilgi paylaşması, kendi yorumlarını aktarması beklenecek.

Gereksiz tartışmaların önüne geçmek amacıyla yönetim tarafından sıkı şekilde denetim altında tutulacak olan bu başlıklarda, 1 sayfayı geçmemek kaydıyla kitaplarda gözünüze çarpan önemli kısımları alıntılayabilir, sorularınızı sorabilir, dikkatinizi çeken kısımları yorumlayabilir, kitabın size hatırlattıkları hakkında aklınızdakileri paylaşabilirsiniz. Kısacası, kitap üzerinde sohbet edebilirsiniz. Başlığa yazacak olan arkadaşlarımızın kitabı o ay içerisinde veya o aya çok yakın bir zamanda okumasını bekliyoruz. Bunu denetlemenin mümkün olmadığının farkında olsak da, aktiviteye Üstad’ı gerçekten iyi anlamak isteyen arkadaşlarımızın katılmasını arzu ettiğimiz için, yani konsept gönüllülük esasına dayanacağı için herkesin bu özeni gösterdiğini varsayacağız.

Her ay sonunda, o aya ait başlıklar kapatılarak başlıkların linki eserle ilgili forum konusuna kopyalanacaktır. Kitap hakkındaki paylaşımlar, sözkonusu ay dolduğunda forumda kitabın tartışıldığı diğer başlıklarda devam edecektir.

Umuyoruz ki bu aktivite dahilinde açılacak olan başlıklar, daha sonra sözkonusu eserle ilgili bilgi edinmek isteyen arkadaşlarımız için vazgeçilmez bir kaynak olur.

Ayın Kitabı aktivitesi dahilinde, Erzurum’da kurduğumuz Necip Fazıl Fikir Derneği’nde de toplantılar düzenlenecektir. İstanbul’da bulunan üyelerimizle de, her iki ayda bir, son iki ayın kitabı üzerinde sohbet etmek amacıyla bir araya gelmeyi düşünüyoruz.

Aktivitemiz hakkında sizlerin yorumlarını ve geliştirici tavsiyelerini de bekliyoruz. Katkılarınızla, daha faydalı ve geniş katılımlı bir netice elde etmeyi umuyoruz.

Saygı ve selamlarımızla




Üstad Necip Fazıl Çeşitli Etkinliklerle Anıldı

20. Asır Türk şiirinin en önemli temsilcisi, fikir ve aksiyon adamı Necip Fazıl Kısakürek 25 Mayıs 1983’te aramızdan ayrılmıştı. Kısakürek, vefatının yıldönümünde tüm yurtta çeşitli etkinliklerle anıldı.

Hayatı ve eserleriyle yaşadığı döneme damgasını vuran Yazar, şair, fikir ve aksiyon adamı Necip Fazıl Kısakürek vefatının 28. yıldönümünde çeşitli etkinliklerle anıldı.

Başta İstanbul,Kayseri, Kahramanmaraş olmak üzere Türkiye’deki tüm şehirlerde Necip Fazıl Kısakürek için yüzlerce anma programı yapıldı. Necip Fazıl ile ilgili programlar bu hafta da devam edecek.

DÖRT YÖNÜYLE NECİP FAZIL

Bir ideolog, şair, gönül adamı ve edip olarak Necip Fazıl dört farklı düşünür tarafından dört yönüyle Zeytinburnu’nda ele alınıyor.

Necip Fazıl’ın yapmak isteyip de yapamadıklarının da konuşulacağı “Dört Yönüyle Necip Fazıl” adlı söyleşide; Mehmet Çifçigüzeli Necip Fazıl’ın yazar tarafını, Üstün İnanç kişiliğini, Prof. Dr. Durali Yılmaz düşünce dünyasını ve Prof. Dr. Fatih Andı ise şair kişiliğini ele alacak.

Mehmet Emin Avanaş’ın moderatörlüğünde yapılacak olan söyleşide bir de kısa belgesel yer alacak. Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi tarafından hazırlanan bu kısa belgeselde; Ataol Behramoğlu, Mesut Uçakan, Mehmet Niyazi Özdemir, Mehmet Nuri Yardım, Recep Aslan ve Özcan Ergiydiren’in Necip Fazıl ile olan anı ve düşüncelerine yer verilecek.

“Dört yönüyle Necip Fazıl” paneli 25 Mayıs Çarşamba günü 19:00’da Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi Söyleşi Salonunda yapılacak.

MEHMET NİYAZİ NECİP FAZIL’I ANLATIYOR

Beykoz Anadolu Hisarı Ahmet Mithat Efendi Kültür Merkezi’nde 26 Mayıs Perşembe günü 19:00’da düzenlenecek programda Edebiyatçı, yazar Mehmet Niyazi Özdemir, Necip Fazıl’la ilgili hatıralarını paylaşacak.

NECİP FAZIL ANKARA’DA DA UNUTULMADI

Ankara’da bulunan Kurtuba Kitap ve Cafe’de Necip Fazıl’ı anma programı düzenleniyor. Yaşar Düzenli tarafından yönetilecek panelin konuşmacıları Necip Fazıl’ın talebelerinden İbrahim Ulueren ve Yazar Selma Aydın olacak. Programda ayrıca yazar Selma Aydın’ın Necip Fazıl’la ilgili yazdığı Meyveli Ağaç kitabının da tanıtımı yapılacak.

 

Yurdun çeşitli yerlerinde de Üstad Necip Fazıl’ı anmak adına çeşitli etkinlikler düzenlendi.




Sitemize Ulaşabileceğiniz Adresler

Sitemize aşağıdaki adreslerden ulaşabilirsiniz:

www.N-F-K.com

www.N-F-K.net

www.N-F-K.org

www.UstadNecipFazil.com

www.NFKisakurek.com




Kitap Dağıtım Projesi

Dikkat: Projemize yoğun talepten dolayı yeni başvuru alınmamaktadır, mevcut başvurular karşılandığı taktirde yeni başvurular alınacaktır.

Sitemiz tarafından başlatılan Üstad’ın kitaplarını dağıtım projemizin ilk adımında Trabzon Maçka İmam Hatip Lisesi’ne 45 adet Üstad kitabı hediye edilmiştir.

İlgili Fotoğraflar:

Sitemiz tarafından başlatılan Üstad’ın kitaplarını dağıtım projemizin ikinci adımında Erzurum Merkez Anadolu Lisesi kütüphanesine 33 adet Üstad kitabı hediye edilmiştir. Fotoğraflar:

Sitemiz tarafından başlatılan Üstad’ın kitaplarını dağıtım projemizin üçüncü adımında Erzurum Hacı Sami BOYDAK Anadolu lisesi kütüphanesine 33 adet Üstad kitabı hediye edilmiştir. Fotoğraflar:

Sitemiz tarafından başlatılan Üstad’ın kitaplarını dağıtım projemizin bir diğer adımında Hatay/Erzin/Gökdere Köyü/Gökdere Köy Kütüphanesi’ne 21 adet Üstad kitabı hediye edilmiştir. Fotoğraflar:

Erzurum/Toprakkale Köyü’nde bulunan Delikanlı odasına Üstad’ın kitaplarını dağıtım projemiz kapsamında 17 adet Üstad kitabı ve odanın duvarlarına asılmak üzere 4 adet çerçeveli resimli şiir hediye edilmiştir.

İlgili fotoğraflar:

***********************************

Projemiz dahilinde Düzce Akçakoca Anadolu Öğretmen Lisesi’ne 40 adet Üstad kitabı gönderilmiştir.  Gönderilen kitaplar şunlardır:

Hikayelerim
Çile
O ve Ben
Sahte Kahramanlar
Aynadaki Yalan
Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu
Bâbıâli
Sosyalizm Komünizm ve İnsanlık
Türkiye’nin Manzarası
İman ve İslam Atlası
İdeolocya Örgüsü
Mümin Kafir
Son Devrin Din Mazlumları
Ulu Hakan II. Abdülhamid Han
İmân ve Aksiyon
Doğru Yolun Sapık Kolları
Hücum ve Polemik
En Kötü Patron
Nasreddin Hoca
Bediüzzaman Said Nursi
Hacc
Çöle İnen Nur
Peygamber Halkası
Başbuğ Velilerden 33
Gönül Nimetleri
+15 tiyatro eseri




Sitemizin Yeni Bir Projesine Dair Duyuru

Üstad’ın daha fazla tanınması ve anlaşılması gayesiyle, Üstad’ı anma programlarında ve diğer dini, kültürel etkinliklerde ücretsiz olarak dağıtılacak 65-70 sayfa arası bir fasikül bastırmaya karar vermiş bulunmaktayız. Üstad’a dair hemen hemen her şeyin yer alacağı bu fasikül ile Üstad’a olan ilginin artması ve ona bağlı olarak da sitemizden istifade edecek kişilerin çoğalması da sağlanacaktır. Muhtevası belirlenmiş olan fasikülün tasarım aşamasına gelmiş durumdayız. Fasikülün mizanpajı için grafik işinden anlayan üyelerimizden yardım almak istiyoruz. Özellikle bu iş için kullanılan Adobe Indesign, QuarkXpress, Photoshop vb. gibi programları etkin şekilde kullanarak tasarım yapabilecek arkadaşlarımızın yardımına talibiz. Ayriyeten matbaa-baskı-ofset sahasındaki ayrıntıları da bilen ve bu hususta da yardımcı olmak isteyen üyelerimiz bizlerle irtibat kurabilirler. Sitemizin Üstad için giriştiği bu projeyi muvaffakiyete erdirmek umuduyla.

Forumdaki ilgili konu için tıklayınız:

http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?/topic/12791-sitemizin-yeni-bir-projesine-dair/




Üstad Necip Fazıl: Çizgilere Yansıyan Çile

En sert, en yıkıcı fırtınaların bile, fikir ıstırabının esişine denk olamayacağını Üstadın yüzüne bakınca, ve o yüzdeki katlanmış acıları, mazur kalınmış haksızlıkları, davasına sımsıkı bağlı bir yüreğin meydan okuyan bakışlarını ve tarihte çok az insanın sonuna kadar sürdürebildiği ‘aksiyon’ ruhunu; çizgilerinden tüten mananın derinlerine dalınca, ve o mananın yakıcı asaletini hissedince bir nebze olsun anlayabiliriz. Yüzünü kaplayan çizgileri, 80 küsur yıllık ömrüne sığan 100’den fazla eseriyle birebir düşünmek gerekir. Bir çizgiye bir eser… Bu eserlerin çizgi olarak sığabileceği dünyada kaç çehre vardır? Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu… Tek başına bu eser, bir yüzü asil çizgilerle donatmaya, onu bir güneş gibi aydınlatmaya yeter. Üstadın, milletimize ve tüm dünyaya bıraktığı paha biçilmez bir hazine olan eserleri; yazıldıkları anlarda yazarına ne tür bir fikir çilesi hediye etmiştir, hangi kuşatıcı düşüncelerin dibi görünmez denizinde kürek çektirmiştir, burası mühim… Mesela Bir Adam Yaratmak eseri… 1934 yılına kadar ıstırapla, kanatıcı düşüncelerle geçse bile, henüz rayına tam oturmamış, sistemleşmemiş bir hayatı vardı Üstadın. Yine acı çekiyordu, evet, fakat bu daha çok, karanlığa göğüs germe, ona karşı koyabilme diyebileceğimiz bir müdafaa yöntemiyle oluşuyordu. 1934’ten sonra ise yöntem değişecek, bu kez karanlığa parmaklarında taşıdığı güneşle karşı koyacak, siperinden çıkıp taarruza geçecekti. 1934’ten 1943’e, yani Üstadın meydan yerine çıkışına kadar geçen süre, onun, birdenbire ona hediye edilen dünyayı tanıması, onu anlaması, bu sayede kendini, milletini, tarihini ve tüm dünyayı muhasebe etmesi şeklinde sürüp gidecekti. İşte Bir Adam Yaratmak o yıllara, o sancıyla geçen günlere rastlar ve Üstadın bu piyesi yazarken geçirdiği buhranı tahmin etmekten bile aciz kalırız. Bir dehanın Allah’ı bulma destanı diyebileceğimiz bu piyesin hemen ardında gelen Çile şiiri… Yaratıcıyı bütün benliğinde hissetmenin ağırlığı ve dayanılmazlığı, bu iki eserin meydana gelmesini sağlar. Ve ondan sonra büyüklü küçüklü düzinelerce eser… Eli deniz, kalemi dalga olan Üstad, dilsizler adasının kayalıklarını dövmekle kalmamış, aynı zamanda kumsalını da yerle bir etmeye başlamıştır. Yalnız nefes alacak kadar aralık bırakılan, dikilmiş ağızlar cemiyetinde, meydan yerine çıkıp yüksek sesle mukaddes değerleri ve o değerlerin insanoğlunu iyileştirecek tek ilaç olduğunu, kendisine yönelmiş nefret nazarları karşısında haykırmıştır. Hakikati konuşmakta hiç kimseden, hiçbir şeyden çekinmeyen bir yapısı vardır Üstadın. Hiç durmadan yazmış, davasının tüm yönlerini eserlerine yansıtmıştır. Sancılarla kıvranan beyni, ıstırapla dolu kalbi, kan ve nur damlayan kalemi; bir dehanın yanında taşıdığı birkaç şeydir sadece… Yüzü, yazdığı herhangi bir eserin herhangi bir sayfası gibidir. Satırlarla dolu…

Çoğu insan rahat bir hayat sürmeyi arzular. Bu arzu uğruna, inandığı herhangi bir şeyin tam aksi yönünde hareket etmek durumunda kalır kalmaz; savunduğu şeyleri, inandıklarını, birçok mecliste hararetle dile getirdiklerini, gömleğini çıkarır gibi üzerinden kaldırıp atar. Bu durumu da, ‘şartlarına göre hareket ettim’ diye açıklayarak vicdanını bir şekilde rahatlatır. Bu, şartlarına göre hareket eden insanları toplumun her kesiminden görebiliriz. Doktorundan profesörüne, öğretmeninden mühendisine, işçisinden çiftçisine, gazetecisinden banka müdürüne, işsizinden fabrikatörüne, avukatından hakimine, şairinden yazarına… Kaç tane oldukları konusunda herhangi bir fikrimizin olmadığı istisnalar hariç, herkes doğru bildiği ve hakikatte de doğru olan yoldan bir şekilde sapar. Söylendiği gibi, bu zaman gerçekten de taş kalpli bir yüreğe sahip ve iyilik kanatlarını da taşlara bastırıp ezmekte oldukça mahir. İşte, kanatları ezilmek istenen asil insanlardır ki, kollarını kaptırdıkları zulüm makinelerine yürekleriyle meydan okuyarak, yüzlerinde oluşan çile çizgileriyle çağlara hükmederler. Rahat bir hayat sürmeyi ötelere bırakmış insanlardan bahsediyoruz; ıstırap dediğimiz fakat manasını anlamakta güçlük çektiğimiz, o, bizim için belirsiz şeyi çekenlerden, onu bizzat yaşayanlardan… Hiç şüphesiz, Üstad Necip Fazıl da o insanlardan biridir. Az önce şartlarına göre hareket eden insanlardan bahsettik. Eğer Üstad şartlarına göre davransaydı, maddi olarak kendisine her türlü kapı açılır; evladına alacağı bir litre süt parası için yetersiz kalan cebi, evladına her öğün süt banyosu yaptıracak kadar dolu olurdu. Hayatının her devresinde maddi sıkıntılar çekti fakat hayatının hiçbir devresinde, bu, dünyayı satın alan kağıt parçaları için eğilmedi, davasından zerre feda etmedi ve onurunu soylu bir insana yakışır şekilde korudu.

Bir davette karşılaştığı ve ayaküstü sohbet ettiği Mihaliof isimli, Rusların kültür ateşesini dinleyelim : “Eğer Türkiye’deki adamımız sen olsaydın, Moskova’nın yarısını sana verirdik, fakat sana böyle bir teklifte bulunmayız çünkü komünist olmayacağını biliyoruz.”

Son kelimeyi tekrar edelim. “Biliyoruz…” Bir insanın, kendisine düşman olanlar tarafından takdir edilen yönü eğer samimiyetiyse, o insan büyük bir saygıyı hak ediyor demektir. Evet, bu “biliyoruz” itirafıdır ki, Üstadın davasına olan bağlılığının mühim kanıtlarından biridir.

İslami yayını hafifletmesi ve kılıçtan keskin olan kalemini kendi partisine değil de diğer partiye yöneltmesi için, devrin BAŞBAKAN’I tarafından kendisine teklif edilen 100 bin lirayı, ‘eğer kabul etmezsen başına geleceklere hazır ol!’ tehdidine rağmen elinin tersiyle itip nefretle kabul etmediği içindir ki, İslam davasına gönül verenlerin en büyük kahramanlarından biridir Üstad. Evet, devrin sayın Başbakanının da lütuf! buyurdukları gibi, başına gelmeyen kalmamıştır Üstadın. Hapse girer, Büyük Doğu sürekli kapatılır, alçakça iftiralara maruz kalır, evdeki eşyasını satacak kadar zor duruma düşer…Güzel bir söz var : “Bir insan bütün dünyayı elde etse… Karşılığında da ruhunu kaybetse… Ne kazanmış olur?” Tersini düşünelim. Bir insan bütün dünyayı kaybetmesine karşılık ruhunu koruyabilse ne kazanmış olur? Hiç şüphesiz dünyadan ve onun tüm zenginliklerinden daha değerli bir şeyi…

Üstadın resimlerinden birine bakalım. Bütün acıları yüzünde; alnındaki, yanaklarındaki çizgilerde saklıdır sanki. Ruhi acıları ve madden yıpratılışı… 80 küsur yıllık ömrünün tüm eserleri, tüm hapisleri, tüm müdafaaları, tüm coşkuları, tüm hüzünleri, tüm anıları ve tüm çileleri yüzünde toplanmış, birer çizgi olmuştur sanki…

Rasim Özdenören’in, Üstadın yüz çizgilerine dair söylediklerini okuyalım :

“Bu yüz, çizgilerle, çukurlarla alabora olmuştur. Burun deliklerinin üstünden yanaklarının altına doğru iki derin çizgi iner, yanakları sayısız çizgilerin kesiştiği bir alandır, alnı kaşlarından başlayarak kat kat derinlemesine çizgilerle yükselir. Ben, onun bir resminde, tabiî duruşu halinde alnında tam onbir çizgi saydım. Yüzündeki bu kadar çok çizgiye rağmen şaşılacak şey şudur: bu yüz, porsumuş ve buruşuk değildir. Tersine, cevval, enerjik fakat aynı zamanda mustarip ve aristokrat bir ifadeyi barındırmaktadır.”

Bu güzel tespitlerin yanına Balzac’ın bir romanında söylediği şu cümleyi ekleyebiliriz : “Soylu ve değerli düşüncelerle yücelmiş ruhlar en kaba çizgilere bile damgalarını vurup onları yok ederler.”

kayıpdefter




Babıadi’nin Genç Şairi

”Bütün bir mevsim, Paris’te gündüz ışığını görmedim.. Paris’te gündüz nasıldır haberim olmadı. Gün doğarken yatıyor, gecenin başlangıcında da hafakanlarla yatağımdan fırlayıp kulübe koşuyorum.”
”1924-1925 çilelerin en can yakıcısıyla hayat sürdüğü yıllar..”

..Her gencin idealinde kök salan batıda -hele de Paris’te- okuma şansını elde eder. Fakat kendi tabiriyle; ”Şehrin başları üstünde yükselen kapkara çatılarını ve esrarlı bacalarını mânâlandıramayanlar ..” gürûhuna dahil olur; Paris’e bakar ama göremez.

O yıllarda marazalı bir ruh hâleti içerisinde, azgın bir at misali nefsini sadece kumarla doyurmaktadır. ”FENÂ FİL-kumar” tabirinden /aslında kime, ne emel ile kullanılan bu tabirden/ haberli ama tatbik hususunda gecikmelidir. Anbean yaptığı hesaplarla; yürek kızına, gönlünü, aklını, zihnini, her şeyini satmıştır. Pekâla ”Acaba mesut muyum, bedbaht mıyım?” sualinden, her zaman ruh cenahının oburâne iştahla nefsinden yediği, en olmaz vakitlerde nefsini boğazladığı; bu hesaba çekilme halinden yakasını kurtarabildi mi? Elbette ki hayır. Sordu, sorguladı, kafasından kaçmanın yollarını aradı. ”O müthiş anları asla unutamaz.”

Paris’te tek dostu Burhan Ümit.. Genç Şairi kendine getirebilmek adına her lahza tembihli, tenkitçi, ağlamaklı;
”_Bırak şu kumarı, kuzum; derslerine sarıl!.. Yeni ihtiraslar ara kendine! Seninle, tiyatro, konferans, konser, kütüphane, bohem kahveleri, serseri meyhaneleri, dansing, kabare, bütün Paris’i delik deşik edelim.. Ama şu öldürücü illeti silk, at üzerinden!.. Kendine acımıyor musun?..”

_Kendime acımak için böyle yapıyorum!
_Öyleyse?
_Eğer benim o dipsiz uçuruma düşmemdeki sırrı bilseydin yakamı bırakırdın!
_Neymiş o sır?”
_…

Söyleyemez. İçine dolduğu, ufka doğru düşmeler yaşadığı, kafasını adeta lime lime ezen o düşüncenin, illetin akrep kıskacından bahis açamaz. Çünkü, kendine musallat olan bu ahvalin koskoca bir evham olabilme ihtimali de yok değildir. Belki de yalan uyduruyordur, bir giz; nefsin binbir renkli mevsimlerinden hangisine düştüğünü kestiremeyecek kadar alacakaranlıktadır. Bir hâl arar kendine ya da hâline uygun bir kelime ki; henüz bulmasına çok vakit vardır..

”_Allah’ım beni kendi kendimden kurtar!”

Bazen düşmenin acısını hissedebilmek adına, en yükseğe çıkmak gerekir. Yâhut selim anlarının kıymetini bilmek namına, tüm cüsseni marazalı gibi sarsacak nöbetlere yakalanmak.. Deli gibi isteme, yakarma, yalvarma safhalarına davet için, O her bataklığa sürükler, sen de her günahın pençesine düşersin. Fakat bir yerde aklına çivi mıhlıdır, ruhunun eli-ayağı kesiktir. Ne yapsan yüzüne yayılan tebessümü, yüreğine giydiremezsin. Ve gelenin nefsine yaşattığı dersi, hiçbir akıl idrak edemez. ”Benim beynim, kimsede olmayan birtakım hallerin vehim nebatları yetiştiren bir hastalık tarlası.” Ve o tarlanın yabani dikenleri günbegün beynini kanatır.. İnsanlar mı? Bundan haberli değiller. O Bâbıâli’nin, ”Kuzum, bu sesi nerden buldun?udur veTürkiye’nin Bodler’i.. Dahası ne olabilir ki?

Irak topraklara sürgün kâr etmez. Yüreğinin en mahrem yerlerini gıdıklayan, aklına ağ ören şu yürek kızı; ah belalı meşgale!.. ”Cemile” ilk doru atı; asil, has arap atı. .Deli gibi döver ovaları, onu ufka kaçırır.. Ne de sen unutturabildin Cemile!

”_Şimdi söyle bakalım, şu kumarı sen niçin oynuyorsun?

_Benim kumar oynamamdaki sır kumar masasındakilere anlatılabilecek bir şey değil…”

Beyni en köşe hücrelerine kadar mefluç, idaresinden tamamen hâli; ”Kimse bana kendim kadar düşman değil!” cümlesi.. Bulunduğu vaziyetin kötürümlüğünden haberlidir, gel gör ki; bazen efkarın dört nala damarlarında koşturmasına mâni olunamaz.. Ve kurtuluş için en alt tabakaların basit hesapları bile oyuncak seçilebilir ve seçilir.
O zaman zarfı içinde fikri sabitler tamamen his iptaline uğrar. Gözleri, yüzü anlık seğirmelerle oynamaktadır. Nefsine emziğini verip, kapa çeneni! der gibi yakasını bırakmasını ister. Ve susmayan bir ses varsa, o da insanın içinden gelenidir. Milyonları peşinden sürükleyene kadar ve O pınarın peşinden sürüklenene kadar ses/ler hiç susmayacaktır. Ve gelecek zamanlar hiç silinmeyecek bir mürekkebe gebe kalacaktır. Fakat daha Genç Şairi çok yanmalar bekler..

”İnsan, çürümez, pörsümez, lif lif dağılmaz da ne olur bu cemiyette?” Ve beyin, çatla öyleyse!
Ruhunda düğümlerle, beyninde fikri sabit; bir deva gibi hep ona kaçış.. Hatta son parasına kadar soyan, aç bırakan, otuz yaşını yutan hep o fahişe; kumar!..

”_Anlat bakalım şu anlatmaktan çekindiğin sırrı..
_Alışkanlık işte..
_Olamaz, sende, ruhunda bir düğüm var..

_Ben, maddi ve mânevi neyim varsa kumara, eczahaneden ilaç alır gibi veriyorum.

_Anlayamıyorum..
_Anlayamazsın!”

Bu öyle bir müstemlekedir ki, bütün zelilliğiyle kabul görülme, ama ondan ayrılığa bir türlü güç yetirememe.. İnsanın anlatmada aceze kaldığı, idrakte beyni zıplatan bir mefhum.. Ahtapot gibi saran, tüm derine o zehri şırıngalayıp tamamen hissi iptal etme; ama dönüp dolaşıp onda soluk alma hâleti…”Yangına, itfaiye hortumiyle su yerine gaz sıkar gibi bir şey…”Ne denilebilir ki?

”Düşünmenin, acıya battıkça daha fazla batmak ihtiyacının ilâcı…” İşte bu, tek başına tüm cüsseyi esir almış kıstas; ruha can çekişmeler tasallut eder, dimağı vehim kıskacına yakalatır, her şeyden müstağni olunur, ve sadece uzaklara düşmeler yaşatır. Kendi kendinden kaçmayı, peşine düşen evhamlardan kurtulmayı, hep onda arar; yürek kızında… Çözüm olmaz, olamaz, ne de etrafındaki ahmak kafalılar. Sadece beyin kıvrılmaları içinde, yüzündeki seğirmeler… Ah cins kafa! Zordur taşınması, sırrı olan kafanın!.. Artık korkmalar başlar, delirmekten, aklını oynatmaktan.. Uyumak mı? dediniz.

”Yalnız hayret, haşyet, dehşet…
Başka mânâ tanımıyorum.
Uyuyabilir miyim?”

Mânevi bükülmeler sayısını arttırır, patlayacak kadar genişleyen kafası, cinnete anbean koşar. Adeta tabiatının ıstırapla kardeşliği vardır. ”Onca, idrak ıstırap, ıstırap ise idraktır.” Baştan aşağı vehim kumkuması…

?”_Benim çıldırmaktan korkum, seninkinden çok fazla…
Genç Şair_Bunun için mi esrar içiyorsun?
?_Uçurumların nasıl çektiğini bilmez misin?
Genç Şair_Nasıl bilmem!…

Ve tüm ağırlığınca dipsizliğe tutulmuştur!
……..
Sene 1931, yaş 27.. Bunca fikir nöbetlerine yakalanma esnasında askerlik gelir çatar. Kısa zamanda rütbe rütbe büyüme. Müsavilerini boyunduruğu altına alma ile emir sahibi olmanın vermiş olduğu mağrurluğa yakalanış. Zaman zaman uzun vakitli görevden uzaklaşma/kaçmalar. Geceleri yastığa kafasını koyduğu anda ritmik horultular eşliğinde rücu eden bohemli mazi. Hastalıklı düşüncelerden zar zor yakayı kurtarma gayretleri. Mevcut hâl ile 6 ay neferlik, Harbiye’de 6 ay talebelik, ardından 6 ay subaylık.. Kendisini ısıran evhamlara daha fazla sabredememe ve talebelik dönemini erteleyiş..

Ve Genç Şair tekrar ‘’Esafil-i Şark’’ idraksizlerine kapılanır. Gittikçe büyüyen kimlik, etrafınca methiyeler ve ‘’Otuzundan eksik şairlerin en üstünü!..’’ yaftası. Daimi üniforma ve ‘’Esafil-i Şark’’ müdavimliği arasında gel gitler..Fevzi Çakmak’ın; ‘’Boyuna uzattığı askerlik hayatı benimkine yakındır!’’ latifesiyle aslında müşahhas bir zemine oturtulan kafa-ruh yapısı. Çünkü; bulunduğu vaziyet katlanılmazdır. Kafa vaziyeti..

Askerlik ennihayet neticelenir. Bankacılıkta çalışma safhaları.. Yine Bâbıâli’nin kof kodamanları eşliğindeki harcanmalar. O zamanın şehirleşmeyen Ankarası; daraltılı aylar ve Anadolu’ya tayin istemi. Ve Trabzon. Buraya da yalnız birkaç ay sabredebilecektir. Sürekli banka işleri, hesaplar, okuma, yazma, düşünme… Sonunda kovulmaya sebebiyet verecek kadar sert uslüp ile izin istemesi, netice beklenmeden İstanbul’a yolculuk.. ‘’Şair olduğu için elbette garip ve muvazenesiz de olması gereken adam..’’ tekrar Bâbıâli içerisindedir..

‘’29 ‘uncu yaşını sürüp doğduğu ay olan Mayıs’a doğru 30’uncu yaşına ilerlerken 1934 kışının başlarında sessiz sedasız, hayatının en büyük kasırgasına çatıverdi.’’ (Nokta Nokta) Hanımefendi!

Bir gün Tarhan’ın eşi Lüsyen Hanım’ın teklifi üzerine ‘’tipik’’ hanımefendiye giderler. Taksim’de bir apartman. İlk karşılaşmada tuhaf cereyan.. Kendisinden 7-8 yaş büyükçe, asil bir paşa kızı. Garip cazibeye meyilli, tutuk beyin..
Bankada ne iş görse aklı hep onla dolu; birini dinler gibi olup, bir şey yazar gibi görünüp hep ona iltica.. Kaçınılmaz bir kuvvetle onda dağılma, onda toparlanma. Şimdiye kadar, hep bir üst perdeden edebiyat çerçevesinde bahis olan kadın aforizmasına, birinci dereceden mahkûmiyet. Hep bir kaçan hayâl ve o kovalayan bir hayalettir. (Nokta Nokta) Hanımefendi’de muazzam büyüleme; ‘’ Kendini damla damla vermeyi bilmek ve testiyi asla boşaltmama sanatı.’’

Genç Şair kendi içinde savaşlardadır. Ceketini giydirmek kadar kolay ve içi-dışıyla kendi benliğine boyaması fikrine tenakuz kendi benliğinden ödün verme ve sırt üstü düşmeler.. Kendini, kendi eliyle parçalamak ve bölmek ama yine de gururuna yedirememe ve fuzuli teşebbüsler..

Aylar kıvranmalara şahit, tüm hayatın merkezine oturtulan (Nokta Nokta) Hanımefendi; bu histen öte, elde edememe, ulaşamama çaresizliğini onuruna yedirememesidir. ‘’ Başkalarına meltem görünen kasırga onu harap etmiş, esiyor.’’

Hangi yolu denese, ne kadar kendisine hayran bırakmaya çalışsa daim aynı çerçeve; resmi bir eda ve ilgisiz bir tebessüm.. Aklından zerre çıkmaz, sürekli yalısını perçinlemeler. Aramalar, konuşmalar, davetlere iştirak.. Mektuplar yazmaya başlar, bir gece yine kalem elinde, akıl büsbütün hâkimiyetten hâli ve ense kökünde fezaları hissetmenin arefesi.. Yıl 1934.

‘’Artık siz benim için lüzumsuz bir şeysiniz! Size erişememenin inkisarı içinde asıl ve erişilmesi gerekenin kim olduğunu dehşetle görüyorum. Siz bana ne verseniz neticede verebilmek kudretinde olmadığınızın ihtarcısından başka bir şey olamazsınız! Siz bana istediğimi veremezsiniz! Siz hayal, bir gölge, bir benzeyiş, bir remzden ibaretsiniz.. Siz, mutlak yokluğunuz içinde malikiyetin mahrumluğa dönen şekliyle karşıma mutlak varlığı, Allah’ı çıkardınız!’’

Ve şiddetle sarsılmalar başlar, bir nazarın himayesinde azaplı davetiye..

Bir yaz sabahı, denizi geçip Eyüp’e düşüş…

1934’ün son günüyle 1935’in ilk günü; Genç Şair ölmüş, Necip Fazıl henüz doğmuştur! Ve başlar kendi kendiyle bambaşka bir muharebe…

‘’Gerçek aşka bir oyunla geçtim.’’ (Nokta Nokta) Hanımefendi’nin karşılığı.

‘’Herkes kumarı kumar için oynadığımı sanıyor… Halbuki ben kumarı, düşünmemek için oynuyorum. Ruhuma üşüşen sabit fikirlerin beyin zarımı yırtan vehimlerin biricik ilacı olarak onu buldum.’’Kumarın karşılığı.

‘’Hiçbir yerde sırları çözüldükten sonra kalınamaz!’’a itaat ve nihayet.
Sark




Doğrulmayı Hatırlamak ve Necip Fazıl

Dünya tarihi hakkın batıla karşı güçten düşmeye başladığında, ilahi inayetle yeniden güçlendiğine defalarca şahit olmuştur. Peygamberler tarihi tüm mücadelelerin özündeki bu çatışmanın en bariz tezahür sahasıdır. İnsan ne zaman nefsine kapılarak sapkınlığa düşse ve ne zaman batıl hakkı sindirecek olsa, kullarının yegâne gözeticisi olan Allah bir elçi göndermiş ve insanoğlunun topyekûn helâka sürüklenmesini engellemiştir. Şeytanın Hz. Adem’e doğru secde etmeyi reddettiği an başlayan bu mücadele, insan varlığının en temel meselesi olarak, tüm diğer çatışmaların çekirdeğindeki varlığını kıyamete kadar koruyacaktır. Nihai zafer ise hem dünyada, hem de ahirette Allah’ın iradesiyle daima hakkın nasibidir. Çünkü O, dünya hayatını bir imtihan haline getiren bu mücadelede insanoğluna en sevgili kullarıyla yardım ederek hak safındakilere Cennetini sunmaktadır.

İnsanlık tarihi boyunca Hakkı temsil eden İslam, 14 yüzyıl önce dünyayı tekrar aydınlatmaya başladı ve batıl karşısında hakka yeniden ayakta durma kudreti kazandırdı. Allah bu kez hakka en büyük yardımı yapmış ve bizzat kendi sevgilisini rehber kılarak yeryüzünü bereketlendirmişti. İki Cihan Güneşi yalnızca batıla mağlup olurken imdadına koştuğu Arap Yarımadası’nı aydınlatmayacak, nurunu dünyanın her yerine kıyamet kopuncaya dek yaymaya devam edecekti. Onun gelişiyle ilahi nur en sistemli şekilde tecelli ediyor, zamanın keyfiyetteki en üstün noktasına ulaşılıyor ve dünya, ruhî açıdan altın çağını yaşıyordu. İdeal insanın inşa edildiği bu mukaddes çağda ideal cemiyet de hayat buluyordu. Allah yolunda mücadele ve inşa zevki insanları tüm eski bağlardan kurtarıyor, insanlar hak safında yer almak için cemiyet ve ailelerini dahi tereddütsüz terk ediyordu. Hiçbir zaman, hiçbir iştiyak bu kutsal kümelenmedeki kadar büyük olmamıştı.

Ferde ve cemiyete ruhunu veren bu altın çağ zamanın çizgisel akışında geride kalmaya başladığında, zirveden de geri dönüş başladı. Nefsler ideal insanı bozarken, bu bozulma cemiyette de çeşitli çatlaklara sebep oluyordu. İmtihan o kadar büyüktü ki, henüz zamanın zirvesinden birkaç yıl uzaklaşmışken Müseyleme’ler bazı sahabileri aldatabilecek ölçüde güçleniyor, hak etrafındaki vahid kollara ayrılıyor ve hatta bu kollar arasında batıl da kendine hareket sahası buluyordu. Bu kıyamete kadar yaşayacak olan hak yolcuları için büyük bir ihtardı. Cemiyetteki hassasiyetin yumuşamaya başladığı ilk anda batıl sıçrıyordu. Nefslerin hakimiyeti ele almaması için, daima şevk halinde ve diri kalmanın gerekliliği açık bir şekilde belirmişti.

Allah’ın, sevgilisinin ümmetine bahşettiği nimetlerden birisi de doğrulabilme istidadıdır. Zira hiçbir ümmet, Hz. Muaviye sonrasında meydana gelen menfi kırılmaya rağmen ayakta kalabilecek yetenekte olmamıştır. Allah’ın sevgilisine ümmet olmakla şereflenen cemiyet ise, 2 yıllık iktidarını zamanın keyfiyet zirvesine yaklaştıran bir halife gördü. Kendisinden 25 yıl sonra dahi zekat vermek üzere fakir bulunamadığı rivayet edilen Ömer bin Abdülaziz’in yansıttığı anlam kendi şahsından ötedeydi. Çürümeye yüz tutan nizamı doğrultma şansı bu ümmetin daima elinde olacaktı. Dininin kıyamete kadar hamisi olacağını alemlerin rabbi de söylüyordu. İslam tarihi hep bu daire etrafında sürüp gitti. Baybars, Selahaddin, Hüdavendigâr, Fatih gibi önder şahsiyetler, İmam-ı Gazali, Muhyiddin-i Arabi, İmam-ı Rabbani gibi tefekkür ve tasavvuf insanları ile pek çok veli ve isimsiz kahraman, hak temsilini hep diri tuttu. Allah’ın sevgilisi, öyle bir çığır açmıştı ki bir daha Peygamber gönderilmeyecek olsa da, İslam fert ve cemiyet sahasında hiçbir zaman teslim olmayacaktı.

İçteki ve dıştaki negatif etkenlere karşı hakkı koruyarak yücelten devletler de bu ümmete destek oldu. Allah’ın dinini aziz etme vaadini eliyle gerçekleştirdiği bu devletler arasında Osmanlı belki de en mühim yere sahipti. Osmanlı ve onu doğuran Selçuklu, hakkı Hristiyanlığın kalbini de içeren bakir alanlara taşıdı. Yüzyıllar boyu İslam’ı koruma ve yayma vazifesini yerine getiren Osmanlı, özellikle yükseliş çığırında devrinin en büyük askerî ve siyasî gücü haline gelerek İslam’ı zirvede temsil etti. Temsil fert ve cemiyet hayatında da mükemmel bir gerçeklik kazanmıştı. Devletin en üstündeki kişiler olan Padişahların hayatına bakarak cemiyete yayılan aşk ve ahlak hakkında fikir sahibi olmak mümkündür. İkinci tekbirde Kâbe’yi görebilmesinden şikayet eden, kolunun kesilmesine hükmeden kadıyı saygıyla karşılayan, ölüm döşeğindeyken “Allah’la olmak vaktidir” diyen yaverine “Ya sen ne sanırdın?” cevabını veren insanların başta olduğu bir devlette, sadaka taşları ve benzersiz evkaf kültürü de tabii olarak gelişecekti. İçteki huzur da, dıştaki heybet, caydırıcılık ve kaynayan coşkunluk da hep hak bağlılığındaki dinamizmden ileriye geliyordu. İla-yı Kelimetullah davasını cihana yaymak gayesi etrafında halkalanan bu yumak, hem başarma ruhuna, hem de bu ruh sayesinde en iyi maddi araçlara sahip olmuştu. Osmanlı devleti İslam gayesi etrafında vecdle birleşiyor, İslam Osmanlı’nın ellerinde çağdan çağa taşınıyordu.

Fakat bu durum zamanla değişme yoluna girdi. Nefs vecdi yeniden bastırdı. Gayretin yerini rehavete bırakmasıyla devletin ruhu zirvedeyken çürümeye başladı. İç ve dış gelişmeler görülemiyor, fırsatlar kaçıyor ve kendini güncelleme yeteneği kayboluyordu. Dışarıdaki müstahkem görüntü içerideki ruhsuzlaşmayı gizleyen bir perde oldu. Gerek mevki sahipleri, gerekse de cemiyet içine düşülen çürümeyi zamanında fark edemedi. Devlet-i Aliye hiçbir sebeple değil, ruhunun kaldırdığı bu teslimiyet bayrağıyla çöküyordu.

Osmanlı’nın çöküşünü engellemek için yöneticilerin çözümü dışarıda aramaya başlaması, devleti yükselten ruhtan kopmayı iyice hızlandırdı. Hakkı ihya gayesindeki rehavet fark edilemedi, tazelenme heyecanının yerine güçlüye özenme hissi hakim oldu. Aradaki bünye farkına rağmen taklitçilik çığırı açıldı. Bu çığır 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren iyice belirgenleşti. Zamanla da devleti yükselten şevkin kaynağı İslam, elit kadronun gözünde suçlu konumuna düştü. Öte yandan cahilleşen halk idealini kaybedince hem kıymet üretemez hale geldi, hem de tüm İslamî vakarını yitirdi. Dünyayı titreten milletin azmini azgın bir nefsaniyet oyarken, Anadolu insanını yoğurup yücelten İslam, kendini suçlu ilan eden üst kademe ile ham yobazın aşksızlığı arasında git gide garipleşiyordu.

Bu durum cumhuriyetin ilk yıllarını da kapsayacak şekilde daima kötüleşen bir hastalık halinde sürdü. İslam’ın bayraktarı olan Osmanlı ve mirasçıları dünyadaki itibarını kaybederken, kendi bünyesindeki tahriş de git gide derinleşmekteydi. İslam’ın da, Osmanlı’ya paralel olarak dünya üzerindeki tesiri azalıyordu.

İdealsizlikten kurtulup iki cihan saadetini yakalamak için, üst kadro tarafından tasfiyesine çalışılan hak heyecanını yeniden şevke kavuşturmak gerekiyordu. İşte böyle bir ortamda, ihtiyaç duyulan vecd Abdülhakim Arvasi Hazretleri vasıtasıyla bir deha üzerinde tecelli etti. Hakka hizmet aşkını diriltecek ve geri kalmışlığı, rehaveti, bezginliği temizleyecek bir ideal kahramanı hayat buldu. Böylece yüzyıllardan beridir devam eden, tüm sıkıntıların lokomotifi halindeki manevi gerileyişin önüne büyük bir set çekilmiş oldu. Aksiyon ruhunu bu halka yeniden kazandırarak kötü gidişatı durduracak bir kırılma noktası oluşturmak, Necip Fazıl’ın dünya tarihine yapmış olduğu çok önemli bir katkıdır. Necip Fazıl tarihteki kırılma noktalarındandır.

Onun başarısını yakından görmek için hayatına kısaca bakmak önemli bir tetkik avantajı sağlayacaktır. Kendisi, Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanışmadığı dönemde, ileride gireceği mücadelede başarılı olma ihtimalini arttıran coşkun bir mizaca sahipti. Bir yandan el attığı tüm işlerde çevresini kendisine hayran bırakıyor, diğer yandan da beynini patlatırcasına düşünüyor ve karar kılacağı İslam’ı sindirecek idrak çapına ulaşıyordu. Bu dönemde kökünden kopan elit tabaka tarafından, hâşâ, peygambere benzetilen, Tanrı Şair lakabı takılan, milli marş yazmaya layık yegane kimse kabul edilen ve hakkında bir mısraının bir millete şeref vermeye yeteceği söylenen bir kişi haline gelmişti. Öte yandan, asırlık tefekkür rehavetine kapılmamış bir zihne sahipti ve uykudaki insanları harekete geçirebilecek donanımı biriktiriyordu. Necip Fazıl, hayatının sonuna kadar tutacağı yola girmeden önce, çağlar süren gidişi durduracak gücü kendi üzerinde olgunlaştırmıştı.

Necip Fazıl kendini İslam davasına adadığında, çürümekte olan toplumda yepyeni bir alt kültür oluşturacak kadar kuvvetli olan vecdiyle mücadeleye atıldı. Hayatının ilk döneminden gelen birikimin de tesiriyle batılla her alanda savaştı. Amacı yalnızca batılla uğraşmak değildi. Önce rehavete kapılan, sonra inançlarından kopmaya ve teslim olmaya başlayan, en nihayetinde de özellikle hükmedicileri elinde köküne düşman hale gelen cemiyeti hakka karşı uyandırmaya büyük bir çaba harcadı. Ham yobazla en çok o mücadele etti, kıldığı namazı birtakım fiziksel hareketlere indirgeyen zihniyeti söküp atmaya en büyük önemi o verdi. Böylece Necip Fazıl batılı tahripte kalmıyor, İslam ruhunu inşa da ediyordu.

Anadolu halkı bütün resmî görevlerini terk ederek tüm verimini hakkı diriltmeye adayan bu adamı bağrına bastı. Büyük Doğu Dergisi için, Anadolu’nun farklı köşelerinde insanlar sabah namazıyla birlikte bayi kuyruklarına giriyor, karnını doyurmaya geliri yetmeyen halk 3-5 kuruşluk günlük yevmiyesiyle İslam’ı haykıran bu insanın yanında saf tutmaya çalışıyor ve içerikteki derinliği anlamasa da akın akın onun konferanslarına koşuyordu. İslamiyet’e yapılan muamele karşısında aklını kaybedecek dereceye gelen bir Kayserili gencin vefatinden önce Necip Fazıl’ın ismini sayıklamaya başlaması kadar bu bağlanmayı ifade edecek başka bir hadise bulmak zordur. Kaybedilen ruhun kırıntılarını taşıyan Anadolu gençliği Büyük Doğu yanında saf tutmuştu. Her biri geleceğin önde gelen edebiyatçıları, siyasetçileri, akademisyenleri ve kanaat önderleri arasına girecek olan bu gençlerinn desteğiyle mücadele sürüyor ve yüksek tirajını kat kat aşan bir nüfuz kudretiyle Büyük Doğu Anadolu’ya ruh üflüyordu. Necip Fazıl, her türlü baskıya rağmen durup dinlenmeden çalışmış ve İslam ruhuna bağlı parlak şahsiyetlerin beslendiği kaynak olmuştu. Onun öğrettikleriyle kendini yetiştirenler de milyonları bulan kitleleri hak davasının çevresinde halkalıyor, mizaç farklılıklarına rağmen aynı hak heyecanını yayıyordu.

Necip Fazıl çağlar boyu söylenmeyenleri kafasında pişirmiş olarak yüksek sesle haykırıyordu. Tanzimatla hızlanan batıya teslimiyetin ancak gevşemeyi arttıracağını, hakikat bayraktarı olan Anadolu halkının hak yoldan koparılmaması gerektiğini anlatıyordu. Kendisi doğuyu, batıyı ve İslam’ı en mühim kaynaklarıyla tetkik etmiş, dehasının eleğinden geçirmiş ve İslam çözümünü karşılaştırmalı ve sistemli bir şekilde somut olarak ortaya koymuştu. Anadolu halkının mayasındaki güç dünyanın içinde bulunduğu açmazı çözecek yegane umut kaynağıydı. Dünyanın beklediği inkılap bu topraklardan fışkıracaktı. Bu fikirleri anlatmak adına tüm maişetini feda ederek çıkardığı Büyük Doğu Dergileriyle, onlarca telif eseriyle, edebî açıdan da zirveyi tutan şiir, tiyatro ve hikâyeleriyle gerçek İslam’ı anlattı. Necip Fazıl’ın İslam müdafası genel hükümleri ruhsuz bir dille tekrarlamaktan da, reformist akımın materyalizme mağlup olan batıl diyalektiğinden de farklıydı. Nefs muhasebesini öne çıkarıyor, insanın ve cemiyetin sürekli kendini gözden geçirmesini ve taze bir gayretle daima Allah’ın dininin özüne hizmet yolunda kalmasını öğütlüyordu. Onun literatüre kazandırdığı “fikir çilesi” tabiri oldukça mühimdir. Çünkü onun sürekli tavsiye ederek kendi şahsında yaşattığı bu kavram, sahip olunan fikirleri sindirmeyi ve oturmuş, tam bir bilinç ile hareket etmeyi de kapsıyordu. Bu ise idealizmin kapısını açacaktı. Bunlar, tesir sahibi bir aydın tarafından ilk defa söylenen şeylerdi. O güne kadar dünyada ve ahirette kurtulmanın anahtarı olan İslam’a hep ayak bağı olarak bakılmıştı. Bu ise kendi hamurunu tetkik etmeden batıya kapılan aydınların, iki dünyada zelil olmakla sonuçlanacak korkunç bir yanlışıydı.

Necip Fazıl yalnızca fikirleriyle değil, kişiliği ve örnek mücadelesiyle de büyük bir uyandırıcı olmuştu. İslam’ın yüreklerde garip kaldığı bir devirde ortaya şahsını koyabilen bir öndere ihtiyaç vardı. Necip Fazıl’ın özgüven sahibi duruşu, bıraktığı soylu izlenim sayesinde yüreklerde garip kalan İslam’ın vakarını da arttırıyordu. Sığ bir bakışın kibir olarak yorumlayacağı bazı tavırlarıyla Necip Fazıl, kaybedilen vakarı bulmaya yardımcı önemli bir rol modeldi. Kendisinin el attığı her dalda muvaffak olabilmesi de Müslüman neslin özgüven kazanmasında oldukça büyük bir önem taşıyordu. Kaçırdığı treni kovduğunu söyleyen, Türkiye’nin en büyük iki şairinden biri olduğunu tereddütsüz bilen, mesnetsiz eleştirileri “sinek kondu diye 35’lik topu ateşleyemem” cümlesiyle asil bir tenezzülsüzlük içinde karşılayan etkileyici bir figür elbette ki şahsıyla müdafasını yaptığı İslam’ın prestijini arttırıyor, bükük başını göğe kaldırıyordu.

Necip Fazıl’ın uyandırıcılığındaki kişilik faktörü özgüvenden ibaret de değildi. Onun daima en iyiye talip olan, gündelik hayat saplantısını reddeden ve hükmetmeyi arzulayan tavrı takipçilerini de kuşattı. Bu ruh, hak heyecanını çağların ötesinde bırakan Anadolu halkını mayasındaki şevkle buluşturuyordu. Necip Fazıl fikir öfkesi taşımayan kafaları ve “kim var?” suali sorulduğunda tereddütle etrafına bakınan bir gençliği asla istemedi. Onun idealindeki toplum geçmişiyle hesaplaşan, daima yüreği fokurdayan, hesapsız hareketten ise tamamen uzak duran bir ateş yumağıydı. “Kendimi fikirde, sanatta, şunda bunda, dünyanın en büyük adamı görmek, bilmek, göstermek, bildirmek isterdim; tek, O Kapı’nın köpeğine mahsus derece bilinsin diye” cümlesiyle misyonunu açıklayan Necip Fazıl, bu tutumuyla aslında bütün Anadolu’ya tarihi misyonunu hatırlatıyordu.

Necip Fazıl’ın uğrunda hapislere girdiği, hudutsuz övgüleri bir tarafa ittiği ve maddi/manevi işkencelere katlandığı mücadele başarıya ulaştı. Onun kırk yıllık gayreti sonuçsuz kalmadı. Hak temsilindeki donukluk hem Necip Fazıl’ın, hem de ondan beslenenlerin katkısıyla yerini celadetli bir İslami hassasiyete bırakma yoluna girdi. Bugün bize düşen, bu fikir işçisini iyi anlamak ve meydana getirdiği kırılma noktasını istinat kabul edip Hak istikametinde aşkla ilerlemektir.

Sonuç olarak tarih sahnesini hak ve batılın sürekli devam eden bir çatışma sahası olarak değerlendirebiliriz. Nefsaniyetin temsil ettiği batıl, ilahi iradeyi yansıtan hakkı insan yapısının zaafları sebebiyle çoğu zaman silecek noktaya getirmişse de, Allah peygamberleri, veli kulları ve kişilik sahibi olan diğer kimselerle hakkı devamlı olarak takviye etmiştir. Hakkın diğer bir ismi olan İslam’ı, Osmanlı devleti yüzyıllar boyu güçlendirip müdafa ederken, zamanla bünyede meydana gelen yumuşama hem hakkı zayıflatmış, hem de Anadolu insanının ruhundaki bağlılığı zaafa uğratmıştır. Süreç içerisinde yüzyıllar boyu kötüye giderek ilerleyen bu durum, Anadolu insanını vizyonsuzluk ve cehalete mahkum etmiştir. İnsanımız ideali etrafında teşkil ettiği dünyadan koparak yalnızca günlük hayatını sürdürmek için yaşar hale gelmiştir. Bu da insanı insan yapan manevî kuvvetin gizli bir materyalizm elinde zarar görmesiyle sonuçlanmıştır. Bu gidişatı yarıda kesebilecek bir kırılma noktası Türkiye tarihinin yetiştirdiği belki de en kıymetli fikir adamı olan Necip Fazıl’ın İslam’a kendini adamasıyla ortaya çıkmmış, Necip Fazıl’ın tesiriyle Anadolu halkı kendini yücelten idealini hatırlamıştır. Hak-batıl savaşındaki safını vakarla yeniden tutabilmek, Necip Fazıl vesilesiyle Anadolu topraklarına bağışlanan vecd, atılım ruhu ve vizyon sayesinde cemiyet için kısmen mümkün olmuştur. Necip Fazıl’ın açtığı çığırın zaman içinde tamamen muvaffak olması dünya tarihi için yeni bir hakikat çağını açmaya gebedir; çünkü hakkı uzun yıllar yücelten ruh bu cemiyetin vaadettiği istidat içerisinde doğrulmayı hatırlamıştır.

(Nevbahar)