Hasta Ruhlara Derman Büyük Veli

image_pdfimage_print

HASTA RUHLARA DERMAN BÜYÜK VELİ

…Genç adam artık ömrünün sonuna geldiğini düşünür. Son olarak, her şeyin sahibi olan Cenab-ı Hakka, o zor durumda şöyle yalvarır: “Ya Rabbi! Bu zamanın en büyük evliyası, kutbu kim ise onu imdadıma gönder!..”

“Senenin bereketi baharından belli olur” güzel sözünün tecelli ettiği bir büyüğü anlatacağız bugün… Vekili olduğu büyük yolun bütün nurlarının toplandığı hazineden, ölü kalpleri dirilten bir gönül mütehassısından, bir nazarıyla nicelerini ebedi seadete kavuşturan, Resulullahın soyundan, silsile-i aliyyenin 34 halkasından, Abdülhakim Arvasi hazretlerinden söz edeceğiz…

Dünyanın karışık olduğu ve dinin çeşitli saldırılar altında olduğu bir zamanda 1865’te gelir dünyaya Abdülhakim Arvasi. Dedeleri hep âlim ve evliya olan bir neslin çocuğudur o. Küçük yaşında bile sergilediği vakarı, edebi ve zekâsı herkesi hayran bırakır kendine… İlk ilim tahsili babasının yanında olur. Ondan sonra ibtidai ve rüştiye mekteplerini bitirir. Daha sonra düşer yollara. Irak’ın çeşitli şehirlerinde ve Van’ın Bahçesaray ilçesinde (Müküs) din ve fen ilimleri üzerine zamanının önde gelen hocalarından dersler alır. İlim pek büyük bir şereftir elbet fakat bu ilmin vicdani bir hâl alması için bir büyük mürşid gerektir diye yanar durur Abdülhakim Efendi…

İhlasla ve gönülden yaptığı bu duasının ilk meyvesini rüyada Resulullahı görmekle alır. Daha sonra babasına sorduğu rüyanın tabiri, müjdelerin ilkidir. Babası: “Müjdeler olsun ey oğul! İnşallah büyük bir âlim olursun.” Artık başka bir bakar kitaplara… Bütün zamanların en büyüklerinden biri olacak olan Abdülhakim Efendi, o günlere hazırlanırcasına, insanüstü bir gayretle gece gündüz demeden ders çalışır. Uykusu gelince oturduğu minder yatağı, kitapları yastığı olur, oluşan manevi bereketi yorgan yapar kendine…

Zaman Seyyid Fehim hazretlerinin dünyaya nur saldığı zamanlardır. Büyük veli bir gece rüyasında Resulullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” görür. Efendimiz aleyhisselam ona şöyle emir buyururlar: “Abdülhakim’in terbiyesini sana ısmarladım.”

Artık Allahü tealanın insanlara merhamet ederek yarattığı büyüklerden birinin de istikbaldeki mukaddes görev için hazırlanmasının kilometre taşları döşenmeğe başlanmıştır. Bir mürşid-i kâmile kavuşmak için yanan Abdülhakim Efendi ile, Resulullahın emri üzerine onu yetiştirmek üzere yolunu gözleyen Seyyid Fehim hazretlerinin vuslatı gerçekleşmek üzeredir. 1878 yılında bekleyen ve beklenen, emanet edilen, emanet olunana kavuşur. Abdülhakim Efendi, artık o pek özlediği hikmetler deryası merhamet dolu mübarek kalbin sahibinin, hem dergahına, hem gönlüne kabul olunmuştur ki, bütün saadetlerin kapısıdır burası.

Mürşidini gördüğü anda Abdulhakim Efendi, unutur kendini… Geceler karışır gündüzlere… Sürekli ilim tahsil ettiği hocasına olan aşkı ile, uzar geceler, sabaha varmaz zaman. Öyle bir aşk vardır ki hocası ile Seyyid Abdülhakim arasında âdeta gözler konuşur, gönüller çeşit lisanlarla muhabbetler yapar bir nice. İlim hikmet esrar denizleri devşirilir kalbine Abdülhakim’in böylece… Hocasına kavuştuktan sadece 4 yıl sonra Allahü teâlâya kavuşturan birçok yolda icazet yani diploma almakla şereflenir…

Seyyid Fehim hazretleri ona icazeti verirken şöyle buyurur tebessümle: “İşte bana bu” der. Büyük velinin bu latifesi, yıllar öncesinde yaşanmış bir muhabbetli olaya dayanır ki, Abdülhakim efendi daha beş yaşında iken Seyyid Fehim hazretleri ona “İsmin ne diye sormuştur.” O zaman Seyyid Fehim hazretlerini tebessüm ettiren ve kendisini çok sevdiren beş yaşındaki Abdülhakim Efendinin cevabı ise şöyle olmuştur: “Sana ne?..” İcazeti alan Abdülhakim Efendi hazretlerine, pek zor gelse de ayrılık, aldığı emir üzerine doğmuş olduğu Başkale’ye gider ve arsalarını satıp yaptırdığı medresede, bütün masraflarını karşıladığı, talebeleri yetiştirmeğe başlar.

Ne var ki bu hayal âleminin takvim yaprakları birer birer düştüğü gibi, geçen zamanla birlikte Abdulhakim Efendi bir büyük kayıp yaşar ki, o kayıp, bütün bir ömür hatırlanan, firakı ilikleri yakan mürşidi Seyyid Fehim hazretlerinin vefatıdır. Ve büyük veli vefat etmeden önce “Abdülhakim benim mutlak vekilimdir. Hepiniz Ona itaat edin” buyurmuştur.

Büyük yolun vekili olan Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, tam 29 yıl boyunca nice âlimler yetiştirir bu medreselerden.
Ne var ki savaşlarla karışmaya başlayan dünya, büsbütün beter olacaktır.. Rusya’nın kışkırttığı Ermenilerin doğuda başlattıkları katliam, yağma ve tarihte görülmemiş vahşetler, Seyyid Abdülhakim Efendi hazretlerinin olduğu Başkale’ye ulaşmak üzeredir… Büyük veli ve ailesinin de olduğu, nice binlerle insan dağlara kaçmak zorunda kalır ki, büyük çilelerin yaşandığı bir hicrettir bu…

Yarın devam etmek üzere bir kerametiyle noktalıyoruz bugünkü yazımızı:

Kışın bütün şiddetiyle yaşandığı doğuda, Bitlisli bir genç müthiş bir tipiye tutulur ve yolunu kaybeder. Genç adam artık ömrünün sonuna geldiğini düşünür. Son olarak, her şeyin sahibi olan cenab-ı Hakka, o zor durumda şöyle yalvarır: “Ya Rabbi bu zamanın en büyük evliyası, kutbu kim ise o nu imdadıma gönder.”
Duası yeni bitmiştir ki, genç gözlerine inanamaz. Hemen kaşısında sakallı, nur yüzlü bir zat görür. O zat, gencin atının dizginlerini tutup ona istikamet göstererek “Şu istikamette git inşallah kurtulursun” der. Genç, hayretler içinde, bir o kadar sevinçlidir. Nihayet o şahsın gösterdiği istikamette yol alıp köyüne varır. Aradan tam otuz yıl geçmiştir ki, bu adamın yolu İstanbul’a düşer. Namaz kılmak için Bayezid Camiine giren adam, bir anda kürsüde vaaz veren âlime bakınca hayretle “Ben bu zatı tanıyorum. Ama kim?!.” deyip büyük bir meraka düşer; fakat bir türlü bu zatı nerede gördüğünü hatırlayamaz… Bu zat Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinden başkası değildir. Vaaz bittikten sonra büyük veli, o adamın yanına gelir ve zamanının en büyüğü olduğunu bir kez daha gösteren kerametlerini, şu sözleriyle izhar ederler: “Hatırlamaya çalıştığın şey Bitlis’te tutulduğun tipi mi?..”
Otuz yıl önce tipiye tutulan adam, büyük kurtarıcısının önündedir ve o ellerine sarılırken büyük velinin, gözlerinden yaşlar akmaktadır şimdi…

SEYYİD ABDÜLHAKÎM ARVASİ BUYURDU Kİ:

Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlâkınızla, sözlerinizle, giyinişinizle İslamın vakarını, kıymetini gösteriniz.
*

VAN’DAN DOĞAN GÜNEŞ -2-

BİR MERHAMET DERYASI
ABDÜLHAKİM ARVASİ“…

Yakıp yıkılan ve ayrı kalınan vatan, yaban ellerde geçen yıllar, kaybedilen, kara toprağın bağrına bırakılan akrabalar, hatıralar, eski günler… Fakat bu zorlu hicretin her anında, Büyük veli, takdiri ilahiye teslimiyetin numunesi olur ve etrafındakilere ayakta duracak gücü o verir, nasihatleriyle… “

Savaşların ve çekişmelerin olduğu, dünyanın karıştığı bir zamanda, bid’at ve zulmet bulutlarını dağıtan, kalplere şifa, gönüllere derman olan büyük veli Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerini anlatmağa devam ediyoruz…

Önceki bölümümüzde, zamanının bir tanesi olduğu çeşitli kerametlerle de sabit olan bu büyük evliyanın, yaşadığı zamanın zorluklarından sözetmiş ve Ermenilerin yapmış olduğu zulümler dolayısıyla büyük bir hicret yaşandığını arz etmiştik. Bu, hakikaten tarihin gördüğü en acı manzaralardan biridir. Çoğu çocuk ve kadın olmak üzere binlerce insan dağlara sığınmıştır. İklim şartları, bir yandan açlık ve çaresizlik bir yandan tarife sığmaz sıkıntılar yaşarlar bu muhacirler. Bir nice yol alanlar arasında, büyük veli de vardır. Geride bırakılan ve dünyaya nur saçan medrese, camiler, harap olmuş, zalimlerin kanlı elleri her şeyi yakıp kül etmiştir. Bu kahreden haberin yanında, Zaho’nun geçit vermez dağlarında ve çöllerinde bir açlık vurur ki muhacirleri, yüzde yetmişi can verir düşer toprağına yüksek rakımlı tepelerin… Uzun süren bir yolculuktan sonra Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, kardeşi Seyyid İbrahim’in vefatıyla büyük bir teessür yaşar. Bununla kalmaz büyük velinin akrabasından pek çok kimse hastalıktan dolayı vefat eder, garip diyarlarda toprağa bir… Nihayet aylar sonra Erbil’e varılır. Perişanlığın ve kaybedilen sevenlerin, hüzünlü günlerinden sonra, asil ailenin zengin bir ferdi büyükçe bir evi Seyyid Abdülhakim Efendi ve ailesine tahsis etme bahtiyarlığına ve şerefine kavuşur.

Resulullahın vârisi ve zamanın kutbu, O’na vâris olmanın şerefi yanında, çektiği meşakkatlerle, onun sünnetini yaşamış olur bu hicretle… Yakıp yıkılan ve ayrı kalınan vatan, yaban ellerde geçen yıllar, kaybedilen, kara toprağın bağrına bırakılan akrabalar, hatıralar, eski günler… Fakat bu zorlu hicretin her anında, büyük veli takdiri ilahiye teslimiyetin numunesi olur, ve etrafındakilere ayakta duracak gücü o verir nasihatleriyle…
Irak’ta bir nebze olsun rahatlanılsa da yine vatana dönme isteği, gönüllerdeki en büyük arzudur. Bu sebepten, tekrar göç düzülür yollara.

66 KİŞİ TAMAMLADI

150 kişi ile başlanan yolculuk, altmış altı kişi ile tamamlanabilir Adana’da. Tasavvuru bile zorlarken insanı, bu acının tezahürünü yaşayan büyük veli ve ailesi altmış altı kişi yola çıktıkları Adana’dan, Eskişehir’e gelinceye kadar, hastalık dolayısıyla vefat edenlerden dolayı sadece 20 kişi kalırlar.
Ve tarihler 1918’i gösterdiğinde, adı güzel kendi güzel İstanbul’a adım atar büyük veli… Artık dağlarda geçen aylar, gurbet ellerde süregelen hayatın fırtınalı günleri, yerini asude bir liman olan İstanbul’a bırakmıştır. Büyük veli ailesini toparlamaya muvaffak olur, cenab-ı Hakkın yardımıyla “asitane”de…
Aile daha sonra, dahiliye nazırı ve büyük bir âlim olan Hayri Efendi tarafından, Sultan Yazılı Medresesine yerleştirilir.
Van’dan doğan o muazzam hidayet güneşi pek büyük sıkıntılar yaşasa da, İstanbul’dan öylesine ışık verecektir ki dünyaya, bütün âlem onun nuruyla aydınlanacaktır. Büyük veli İstanbul’da ilkin, Gümüşsuyu Tepesindeki Kaşgari Dergahına şeyh, imam ve vaiz olarak tayin edilir.
Abdülhakim Arvasi hazretlerinin büyüklüğünü bilen zamanın sultanı, daha sonra onu seçkin bir üniversite statüsündeki Süleymaniye Medresesine tasavvuf müderrisi (ordinaryüs profesör) olarak tayin eder. Dışarıdan ve içeriden devlet-i aliyyenin yıkılmaya çalışıldığı, sapıkların mezhepsizlerin dini bozmak için küstahça oyunlar ve şeytanca düşünceler geliştirip, bunları yaymaya çalıştığı bir zamanda, Allahü teâlâ Eshabı kiramdan sonra İslamiyyete en fazla hizmette bulunmuş bir milletin çocuklarını zayi etmez ve onlara rahmet ederek, Abdülhakim Arvasi hazretlerinin İstanbul’da nihai ikametini nasip eyler. Abdülhakim Arvasi hazretleri, o muazzam ilmi, marifeti ve kimselerin nihayetini bilemediği büyük hikmet deryası mübarek kalbindeki manevi esrarlarla, sapık güruha delillerle cevaplar vererek susturur onları. Mezhepsizlerin mesnetsiz, ilimden ve nakilden yoksun, kasıtlı iddialarını yerle bir ederek, onları karanlık dünyalarının, küflü dehlizlerine geri gönderir.

ÇÖZÜLEMEYENLERİ ÇÖZDÜ
O aynı zamanda, İstanbul’da üniversite mensuplarının, ilim ve devlet adamlarının çözemedikleri sorularının ve müşkillerinin, çözüm makamıdır.
Ermeni zulmüyle, doğduğu yerlerden uzaklara hicret eden hidayet güneşi Abdülhakim Arvasi hazretleri, payitahtta bir başka parıldamaya başlamıştır ki, bu yüzyıllara aydınlık saçacak bir muazzam doğumun, ilk müjdeleridir.

YAPILACAK BİR ŞEY YOK…
Bugünkü yazımızı büyük veli Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin bir menkıbesiyle noktalıyoruz: Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin âşıklarından biri de Faruk Efendi namında bir zattır. Bu zat bir apartmanda ikamet etmektedir. Bir gün Faruk Efendi’nin Nevzat adındaki küçük oğlu, apartmanın balkonundan beton zemine düşer. Telaşlanan aile hareketsiz duran çocuğu hastaneye zor yetiştirir. Bir zaman sonra çocuk kendine gelmiştir gelmesine fakat, akli melekelerini kaybetmiştir. Bu, Faruk Beyi ve ailesini büyük bir üzüntüye sevk eder. Derhal İstanbul’a götürülen çocuk, konusunda en iyi olan uzman doktorlara gösterilir. Cevap hep aynıdır ve umut kırıcıdır: “Yapılacak bir şey yok…” Eli kolu bağlı kalan ve büyük bir üzüntüye garkolan Faruk Bey ve ailesi, oğullarının bu kahreden durumuyla ve yanan yürekleriyle Abdülhakim Efendi hazretlerine sığınırlar. Çocuk büyük veliye teslim edilir.
Merhamet deryası Abdülhakim Arvasi hazretleri, çocuğun bu durumundan pek bir müteessir olurlar ve çocuğa her baktıklarında söyledikleri söz ise, büyük velinin geri dönmeyen dualarıdır ve sadece bir kelimedir: “Mahzunum ya Rab… Mahzunum ya Rab…” O bütün doktorların ümidini kestiği ve çaresiz denilen ve akli melekelerden mahrum kalmış çocuk, kırk günün sonunda Allahü teâlânın izni ile şifa bulur ki, bu Abdülhakim Arvasi hazretlerinin kerametinden başka bir şey değildir.

SEYYİD ABDÜLHAKÎM ARVASİ BUYURDU Kİ:

Kavuştuğunuz her nimet; hep Hakka imanın hasıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü tealanın ihsanıdır.
*

O BİR HİDAYET GÜNEŞİ -3-

İLİM, MARİFET VE ESRAR HAZİNESi ABDÜLHAKİM ARVASİ

Büyük veli, cemaate şu nasihati yapar: “İçinizden biri evine giderde, çocuğunu çatıda kiremitler üzerine çıkmış bir halde, güvercinleri kovaladığını görürse, ona asla bağırmasın. Güzellikle çocuğuna ‘yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım’ desin. Çocuğunu çatıdan bu şekilde indirdikten sonra, bir daha böylesi tehlikeli hareketler yapmaması yönünde onu ciddi şekilde uyarsın…”

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri “kuddisesirruh”muhabbet sahibi kalpleri kendine çeken bir büyük veli, onları marifetullaha kavuşturan eşsiz bir derya, hiçlik denizlerinde yolunu kaybedenlere en büyük kılavuz, Allahü teâlânın razı olduğu yolu bulduran bir kutup yıldızı, bidatlerle kararmaya başlayan dünyayı, ehl-i sünnetin aydınlık seherlerine kavuşturan bir emsalsiz bir güneştir kendi zamanında…
O, memleketin işgal, dini mübinin tehditler altında olduğu bir zamanda olmasının zorluklarıyla mücadele eden bir evliyadır. Büyük veli “derecesi tabiinden, hizmetleri eshabı kiramdan sonradır” diye methettiği Osmanlının ve aziz milletinin ve bu milletin uğruna canını seve seve vereceği mukaddes vatan toprağının bir âşığı olarak, sürekli dua eder, dua ettirir. Ve nice insanları doğu cephesine göndererek, kurtuluş savaşında büyük hizmetler yapar…
Abdülhakim Arvasi hazretleri, durup dinlenmeden camilerdeki vaazlarında sohbetlerinde, Resulullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ve eshabının “rıdvanullahi teâla aleyhim ecmain” yolları dışında kalan hiçbir yolun Allahü tealaya kavuşturamayacağını, ehl-i sünnetin kurtulan tek fırka olduğunu anlatır insanlara… İman, itikat, amel hususları onun gönülleri tenvir eden sohbetlerinde vazgeçmediği hususlardır ki, zamanın zorluklarını ve din-i islamın garib olduğu bir zaman için en elzem olan ve ifa etmiş oldukları bu hizmetleri ifade ettiği muazzam cümlesi şöyledir: “30 yıl boyunca sürekli imanı anlattım…”
“Sevmek tâbi olmaktır” sözünün tam ve kâmil manada görüldüğü şekilde, Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin, konuşması, yürümesi, edebi, tevazusu, merhameti hasılı her hâli, âşıkı ve vârisi olduğu âlemlerin Efendisi Sevgili Peygamberimizin sünnet-i seniyyesi üzeredir elbet. Onun, Allahü teâlanın razı olduğu yolda istikamet üzere olmakla ilgili, vekili olduğu yolun hususiyetinden, nübüvvet kaynağından süzülüp gelen şu muazzam ifadeleri, hayranlık uyandıran bir tesbit, emsalsiz bir mihenk taşıdır: “İstikamet (Allahü teâlânın razı olduğu ehl-i sünnet itikadı üzere olmak ve buna göre yaşamayı devam ettirmek) kerametten üstündür.”

Onun en büyük nasihatlerinden biri de “Fitne uykudadır, uyandırana lanet olsun” hadis-i şerifi ve ehl-i sünnet âlim ve evliyalarının ve İslamiyyetin bildirdiği şekilde kanunlara karşı gelinmemesi ve fitne çıkarılmaması yönünde yaptığı uyarılardır.
O pek çok kerameti görülen bir büyük evliyadır ki;

ÇATIDAKİ ÇOCUK

Bir gün büyük veli Bayezid Camiinde kalplere şifa olan eşsiz nazarlarıyla süzdüğü cemaate vaaz vermekte iken, birden anlattıkları konuyla hiçbir ilgisi olmayan şu nasihati yaparlar: “İçinizden biri evine gider de, çocuğunu çatıda kiremitler üzerine çıkmış bir hâlde güvercinleri kovaladığını görürse, ona asla bağırmasın. Güzellikle çocuğuna ‘yavrum bak sana neler getirdim şeker aldım’ desin. Çocuğunu çatıdan bu şekilde indirdikten sonra, bir daha böylesi tehlikeli hareketler yapmaması yönünde onu ciddi şekilde uyarsın…” Cemaat şaşkın, büyük veliyi bilenler, bu hususun mutlaka bir işaret olduğunun bilincinde, tefekkür halindedirler. Vaazı dinleyen Akhisarlı bir adam, kendi kendine “Allah Allah… Şimdi bu sözlerin, bu vaazın konusuyla ne ilgisi var” diye geçirir içinden. Vaaz bitip bu adam evine gidince, bir bakar ki 4 yaşındaki çocuğu çatıda kiremitlerin üzerinde güvercinleri kovalamaktadır ki aşağı düşmesine ramak kalmıştır. Büyük bir panik yaşayan adam, o anda Abdülhakim Efendi hazretlerinin vaazını ve bu konuda yapmış olduğu uyarıyı hatırlayıp, onun vaaz sırasında emir buyurdukları üzere çocukla konuşur ve sağ salim aşağı inmesini sağlar. Daha sonra onu ciddi bir şekilde uyarmayı da ihmal etmez… Büyük velinin bu açık kerameti ile, hem zatın çocuğu kurtulur, hem de ona olan muhabbeti ve bu muhabbetle açılan feyz yoluyla, kalbine nice hikmetler akar bu adamın.
Zamanın kutbu Seyyid Abdülhakim Efendi hazretlerinin, İzmir’i teşrif ettiği zamanlardır. Büyük veli, Hisar Camiindedir. Bir ara huzurlarına bir çocuk getirilir. Bu çocuk, ailesinin, bir kelam konuşabilmesi için her şeylerini feda edebilecekleri dilsiz bir çocuktur. Ve O, 12 yaşına gelmiştir ki, ailesi artık yaşı dolayısıyla konuşması yönünde ondan ümidi kesmişlerdir. Nazarları şifa, duaları makbul, Allahü teâlânın yeryüzünde en sevdiği kulu, evliyası olan Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri çocuğa pek bir merhametle bakarlar. Bir süre sonra ona, tarife gelmeyen tatlı kelamlarıyla “Oğlum ismin nedir?” diye sorarlar sadece. Bütün gözlerin çevrildiği dilsiz çocuk, Allahü tealanın izni ve şifa vermesiyle, o anda konuşmaya başlar ve Seyyid Abdülhakim Efendi hazretlerine “İsmim Ahmet”tir der ki, onun bu iki kelimesi ailesini sevince garkettiği gibi, onların bu kerametle de Abdülhakim Arvasi hazretlerine olan muhabbetleri ve yakinleri pek bir artar.

VE AYRILIK…

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, ömrü boyunca, bütün büyükler gibi, İslamiyyete hizmet yolunda, pek bir meşakkatler çeker. Ve bir ara Ehl-i sünnet düşmanlarının vermiş olduğu sıkıntılardan dolayı ikamet zorunda kaldıkları Ankara’da rahatsızlanırlar. Ve 18 gün hasta yattıktan sonra sevenlerini büyük hüzünlere sevk ederek 27 Kasım 1943’te vefat ederler. Vefat anında küçük bir zelzele meydana gelir. Büyük velinin nereye defnedileceği konusu netlik kazanmamışken, bir ara kapı çalınır ve kim olduğu ve nereden geldiği meçhul heybetli bir zat şunları söyler: “Seyyid Abdülhakim Efendi hazretlerini Bağlum denilen yere götürünüz ve oraya defnediniz ki, onun için uygun yer orasıdır.” Daha sonra bu adam peşinden gidilse de bulunamaz, sırra kadem basar…
Bu manevi işaret üzerine, büyük velinin mübarek bedeni Ankara’ya 24 kilometre uzaklıktaki Bağlum denilen mevkiye götürülür ve günümüzde de ziyaret edilen ve büyük bereketlere kavuşulan, cennet bahçesi kabr-i şeriflerine defnolunurlar.

O, eserleri olan, Sahabe-i Kiram ve İslam Hukuku Erriyâz-ut-Tesavvufiyye eserleriyle olduğu gibi, yetiştirdikleri talebeler ve bunların verdiği eserler ile bütün dünyaya yayılan ve yayılacak olan bitmeyen bir feyzin sahibi, batmayan bir hidayet güneşidir.

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin hocası Seyyid Fehim hazretlerine, diğer evliyaya ve Resulullaha duyduğu hasreti dile getiren ve pek mahzun bir şekilde sık sık söyledikleri, her harfi muhabbet ve firak korları gibi dizilen şu beyit, O’nun kalpleri paralayan, ciğerleri yakan vefatıyla, sevenlerinin O’na ve diğer büyüklerin ayrılığına duydukları hislere, pek güzel bir şekilde tercüman olmaktadır:

Zi hicr-i dôsîtân hûn şûd, derûni sîne-i cân-ı men
Fîrak-ı hem nişinân, suht magz-ı istihân-ı men.
(Dostlarımın ayrılığından, kalbim kan ağlıyor
Onları hatırladıkça, (kemiklerimin) ilikleri yanıyor…)
-SON-

SEYYİD ABDÜLHAKÎM ARVASİ BUYURDU Kİ:

“Edeb hudûda, sınırlara riayet etmek onu taşmamaktır. En büyük edeb ise ilahî hududu muhafazadır, gözetmektir.”

Emin Arvas

Yorum Yapın


yedi × 1 =